10 Ağustos 2011 Çarşamba

Oldu en sonunda oldu bim bam bom

Yok rüyalarım gerçek olmadı, rüyalarımı görseniz korkarsınız zaten boşverin rüyaları.

Olan şu, yine istifa ettim.

Evet, kaçıncı kez olduğunu bilmiyorum ama babaannemi yattığı yerde bi tur daha döndüreceğimi biliyorum. Sayemde durağan geçmiyor öbür tarafta kadının günleri.

Şimdi tam bu noktada “ne olacak bu kızın hali?”cilere “üzülmeyin annem, yuvarlanıp gidiyoruz”,
“hah müstahak sürünsün”cülere de kibarca bir “bay baay” demek istiyorum.

Diğerleri için çok hafifletici bi sebebim var sevgili sevenler.
Sebebim “eğitim şart”ı. Eğitilmem gerektiğine karar verdim. Eğlenceye devam mottosuyla ilgim varsa namerdim, yemin ederim tek amacım ilim, irfan.
                                                 

Düşündüm de çok eksiğim var. Okul hayatı ile paralel kendimi farklı eğitimlere de adamam gerek.
Gün gelir de okul bana bir diploma verir ise, o gün geldiğinde ben de kendi kendime bir diploma verebilmek niyetindeyim. Bakınız eğitilmem gereken konuların başlıcalarından biri bu hayattan ve kendimden hala beklentilerimin olması. Bundan vazgeçtiğim gün belki hakedeceğim kendi diplomamı.

Bundan sonra başıma gelebilecekler konusunda biraz üç buçuk atmıyor değilim ama korkunun ecele faydası yok sayın dinleyen. Çok korkunca Dorothy Counts'a bakıp cesaret buluyorum.

Neyse sevgililer, haber vereyim dedim: ben okula dönüyorum, sizi de beklerim, kantinde tost ısmarlarım.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Yıldızlar mı gençliğim mi?

Paris'te yaşayan bir arkadaşımla, onun geçen yılki İstanbul tatilinde kısa bir Beyoğlu gezisi yapmıştık.
Kendisi doksanların ikinci yarısında Beyoğlu'nda fink attığım kadim zevattan biridir. Tüm paramızı çeşitli konser biletlerine ve biraya harcadığımızdan, gece sonunda tek bir sandviçe birlikte talim ettiğimiz,  kalorifersiz, eşyasız evlerde sabahladığımız çok olmuştur. Yine de bu sefil zamanları hep özlemle andığından, aynı günleri anımsayabileceği bir gezme programı yapmayı ister dururdu.
Hepimizin tahmin edebileceği gibi geçmiş günler asla aynı hisler ve duygularla yaşanamayacağından, bu tür hevesler insanda hafif bir yumruk yutmuşluk hissi uyandırıyor. Bizim gezide de bu gerçek şaşmadı ve hevesle çıktığımız akşam gezimizden hüsranla eve dönerken Karin "sarhoş bile olamadık yovv" diye dertleniyordu.
Elbet istediği sarhoş olmak değil, sadece eski çakırkeyf zamanların heyecanlarına biraz olsun yaklaşmaktı.

Patti Smith'in Just Kids'ini okurken tam da o gece izini aradığımız zamanlara dönüp durmuştum.
Kitap 70 başlarının New York'unu, o zamanlar orada yaşamış sanatçıları, punkçıları, sinemacılar, fotoğrafçılar, müzisyenler ve şairleri anlatıyordu. Yalnızca kitap okumuyor, rengarenk bir dünyayı da kafamda dolaştırıyordum o sırada. Neil Young çalıp duruyordu kafamın bir yerlerinde nedense. Doksanların ikinci yarısında keşfedip öğrenmeye başladığım ne varsa, hepsinden oluşan bir dünya.

                                                             Patti ve Robert gençken.

Sonra bugün başka bir arkadaşım, kitabı okumaya başladığını ama sevmediğini söyleyince Just Kids'i benim neden çok sevdiğimi anlatmak istedim. Ağzımı açıp ne diyeceğimi bilemeden kapattım.
Kitabın bana yaşattıklarını Patti Smith'in içten diliyle anlatmayı beceremeyeceğimi düşünüp sustum.
Sanırım insan bir daha kimsenin aynını yaşayamayacağı zamanları ancak Patti Smith gibi alçakgönüllü usta bir şair olunca anlatabiliyor, zeval getirmeden.

http://www.pattismith.net/news.html

8 Şubat 2011 Salı

Testi derken?

Aşağıda anlatacaklarımın, yaşını başını almış, malum ilaçları da alarak, bir seher vakti bir genç kız koynunda geçirme ihtimali olduğu kalp krizinden ödü kopan, saygısız amcalarla ilgisi olmadığına inanmanızı isterim.
Zira derdim çok daha büyük.

Ergen erkekliğin tartışıldığı şu günlerde, Behzat Ç. kadar sempatik olamayan sahneler var gözümün önünde. Kişisel tarih arşivimden kopup gelen bu sahnelerde; Galata'da bir gece uğradığım saldırıdan beni kurtaran, sonra da "bu saatte sokakta ne işin var, bi de sizi kurtarmak için uğraşıyoruz" diye bağıran kurtarıcım polis memuru başrolde.
Kurtarıcıma layıkı ile teşekkür edememiş, kendimi ondan da korumak zorunda hissederek ondan çok bağırmıştım. "Sen bana bağıramazsın!!"
Behzat olsa aynı tavrı sergiler miydi bilmem ama tüm polisler aynı kurallara uymak zorunda olduğuna göre o da ifademin şüpheli olup olmadığının kayda geçebilmesi için beni alkol muayenesine gönderecekti. Sistem böyleydi. O saatte bir kadın sokaktaysa, hele bir de alkollüyse ı ııh, ifadesi şühheli olmalıydı.
İlginç bir tesadüf ki o gece, dışarı çıktığım akşamlarda içtiğim bir kaç kadehi içmemiştim. Alkol tüm kötülüklerin anası toplumunun elinden beni bu saçma tesadüf kurtardı. Bu sayede saldırganımdan şikayetçi olabildim, şikayetimin arkasında durup adalet talep edebildim. Yoksa bir ihtimal daha çok bağıracaklar, belki ben de korkacak, üste azar işittiğimle kalacaktım. Sonra da yıllar boyu o saatlerde sokağa çıkmaktan korkup, evimde kuzu kuzu oturacaktım, örnek bir kapı arkası süpürgesi olarak.  

Bir kaç yıl sonra polis, Galata Köprüsünde balık tutan bir kadını gözaltına aldı. Gülcan Köse balık tutarken kışkırtıcı kıyafet giydiği için hepsi erkek olan diğer balıkçılar tarafından şikayet edilmiş, edilmekle kalmamış polis tarafından götürülmüş, götürülmekle kalmamış hakkında açılan davada 5 ay hapisle cezalandırılmıştı.
Tam da o günlerde Taksim Meydanı'nda kadınları taciz eden adamlara komik para cezaları uygun görülmüştü.
Gülcan Hanım hapis cezası almasına sebep olan taytını ve uzun tuniğini hala giyebiliyor mu bilmiyorum, onun karakolda karşılaştıkları benimkinden kat kat kötüydü bildiğim kadarıyla.

Ölümüne çok üzüldüğüm Defne'nin ardından Fatih Özgüven, "bazı ölümler bize, topluca içinde bulunduğumuz soğuğu hatırlatıyor galiba" diye başlayan harika bir yazı yazdı. Her iyi yazar gibi tam da hislerime tercüman oldu. İçinde bulunduğum toplum anneymiş, evliymiş diye yine kadını yargılıyor. Istanbul'un bazı semtlerinde 2.eş siteleri kurmuş bazı adamlar "işte alkolün sonuçları" diye bu ölümü siyasi söylevlerine alet ediyor.
Soğuktan kanım donuyor.

25 Kasım 2010 Perşembe

Kaldıramayadabilirim


İşim evime yürüme mesafesinde ayıptır söylemesi.
Sabahları takıp kulaklığımı, hoplaya zıplaya işe geliyorum. Geliyordum.
Gelin görün ki fesat belediye mutluluğumu çok görmüş olacak, evimin kapısından kazmaya başladı geçen hafta. Her gün biraz ilerleyerek benimle ofis kapısına kadar gelmekteler . Yine hoplayıp zıplıyorum ama bu kez biraz acı verici. 
Aslında çalışan arkadaşlar eğlenceli ve güler yüzlü, günaydın-kolaygelsin samimiyetine ulaştık. 
Yine de bu iş benim için işkence. Neyse ki bitmek üzere, kapıdan içeri de girmicekler nasılsa derken "merak etme, iki ay sonra tekrar başlayacaklar" dedi Iraz. Neden? Bilmiyoruz. Belediyemiz kaldırımları söküp takmaktan zevk alıyor, belli ki kazançlı bir iş. 

Bugün; bir dozer ve küçük kaldırım taşlarını yükledikleri el arabası arasından kıvrılmaya çabalarken, radyoda bir kadın, belediyelerin kadın sığınma evleri açmaları gerektiğinden fakat açılmamasının bir yaptırımı olmadığından, kanunda "imkanlar dahilinde" ibaresi bulunduğundan, belediyelerin bu konuyla ilgilenmediklerinden bahsediyordu. 

                  fermuarları olsun kaldırımların, 
zırt pırt kazmak yerine açıp kapatalım gerektiğinde?
İmkanların kaldırımları yorulmadan söküp takmaya el verirken kadın sığınma evlerine elvermemesini kaldıramadığımı söylemek istiyorum. Ama kime?


5 Ekim 2010 Salı

Gereksiz bir yazı.

  "Ağaç bile kaderine hükmetmeye çalışır.
   Gölgedeyse güneşe ulaşmak için uzanır."

Yazının gereksizliğini başlıkta belirttik, sıkılacak olan uzasın.

Şimdi başlıyoruz:

Kronik eşya kaybedicileri tanır mısınız?
İşte ben onlardan biriyim. Otobüs duraklarında şemsiyeler, cafelerde eldiven tekleri, konserlerde cep telefonları kaybederim. Her arkadaşımda bir eşya unutur, sürekli cüzdan çaldırırım.
Havaalanlarında unuttuğum kemer sayısı neredeyse uçuş sayıma eşit.
Kaybettiğim eşyalarımın peşine de düşmem, unutup hayatıma devam ederim.

Bana benzeyenlerin asıl sorunu, sahip çıkmadıklarının yalnızca eşyalardan ibaret olmamasıdır. Genellikle okullarına, işlerine, ilişkilerine de sahip çıkmazlar. Ve yakınları tarafından şiddetle, hiçbir şeye değer vermemekle suçlanırlar. Halbuki hiç de öyle değildir.

Peki neden böyle davranıyorum ben, deli miyim? Bir süre önce, kaybettiklerimin kaybetmeden önce benim için değerli olduğunu ama neden onları yine de kaybedip durduğumu anlamam gerektiğine karar verdim. Bu konudaki araştırmalarım sonucu geldiğim yerde şöyle yazıyordu: "Kronik eşya kaybediciler eşyalarına ebeveynlerinin onlara davrandığı gibi davranır."

Can sıkıcıydı ama doğru söylüyordu.

Şimdi sıra sorunu halletmekteydi. Beni sürekli kaybeden babamla barışmam gerektiğine karar verdim.
Zor olacaktı, çünkü onu en son 12 yıl önce cenazesinde görmüştüm. Daha sonra hiç ziyaretine gitmemiştim.
Zorlu bir karardı ama yapmalıydım. Yaptım. Pazar günü güzel bir kırmızı şarap ve iki kadeh alarak kendisini ziyarete gittim. Konuştuk, barıştık. Birer kadeh şarap içtik karşılıklı. Ona götürdüğüm çiçekleri başucuna yerleştirdim. "Yine gelebilirim. Artık buraya gelmek benim için sorun değil" dedim. Güzelce vedalaştık.

Dönüş yolunda unutacağımı zannettiğim kadehlerin elimde olmalarına sevindim ama onları bir daha kullanmayacağımı düşünerek çöpe attım.

Şimdi naçizane tavsiyem; yazılarımı okumadan önce iki kere düşünün :)

http://www.oapublishing.net/

21 Haziran 2010 Pazartesi

Yanlış soru doğru sorulmaz.


Üzerime bu iyimserlik nereden bulaştı bilemiyorum. Pek pollanya bir tip de değilimdir halbuki. Efendim, önce üzerimdeki iyimserlikle ne kastettiğimi açıklamam gerekiyor sanırım. Her istifamda, daha iyi koşulları ve yöneticileri olan bir iş bulma fikriyle yola çıkıyorum. Kısaca iki ayda bir istifa etmemi şöyle açıklayabilirim; umudum tükenmiyor.

Belki de ilk terk ettiğim işimi tekrar bulma ümidindeyim. Böylece geçen yıllar hiç geçmemiş olacak ve Ajda Pekkan ruhum huzur bulacak. Ya da sevgili kayıp cinnet'in dediği gibi sürekli iş değiştirerek kapitalizmden kaçabileceğimi sanıyor da olabilirim.

İşsizlikten yakınan kimselere nanik yapmak istemem; her istifamda yeni bir iş bulmuş olmam bir anlama gelmiyor. Zira sonuç yine; işsizlik yavrum işsizlik ömür boyu.

Babaannem yaşasa buna dikiş tutturamamak derdi. Elbet, kendisi son derece müstesna bir terziydi. Hiç kendisine benzemediğimden benim teğeller durmadan atıyor.
Ama anneannem hiç öyle değildir. Saf ve temiz bir kadındır. Ona biraz bahtsızlığımdan bahsetsem kendi işimi kurmama sponsor olmasını sağlayabilirim.

Bence devekuşu çiftliği, daha iyi koşulları olmayan şirketlerden sürekli istifa etmemi durduracak iyi bir fikir. Ne dersiniz?