2 Şubat 2017 Perşembe

Kadın Olmanın Muhteşemliği 2

vahşim ehlileşti (mi?)


"genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
 onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere bulacağım"*

içimdeki ikinci vahşiye selam vererek bitirmişim önceki yazıyı. "saldırgan bir deli." demişim onun için. öyle idi vallahi, Gollum'dan hallice. 
tutkulu, cazibeli, yaralayıcı ve yorucu. mottosu önümüze gelene bir tekme! 
eleştirir, beğenmez, hep daha fazlasını ister olmadı alır başını kaçar gider, kimseler onda dinlenemez. 

şimdi biraz onun yaralarına bakalım. 

"bu yaralara, onlardan yakınmak ve çaresizlikle kıvranmak için değil, onların farkında olmak için bakacağız."**
sonra, kendini şifalı merhemlerle sarmaladı. çünkü:

"kimbilir, belki de biz tanrısıyız en olunmaz şeylerin"***

evet, şiir sever bir ruhtur aynı zamanda. çok yaralarını deşti şiirle şarkıyla bilinçsizce. 
nereden bulaştıysa türkçe sözlü hafif müziğe, boyundan büyük ayrılık acılarıyla, "benim için farketmeğğz, sen mutlu ol ne oğluur" diye burun çekerken daha 11 yaşındaydı.  
23 yıl sonra bir terapi seansında o burun çekişlerin aşk acısı değil "anne yarası" olduğunu keşfetti ve bu keşiften sonra başladı şifalı merhemler yaralara üflemeye. 

anne yaramı keşfetmeden önce, baba yaramı keşfetmiştim. babam erken gitmişti, ben de gitmeye mahkum, ilişkinin ve hatta hayatın içinde duramayan, ölmek isteyen adamlara çekilmenin, onlar öyle olmasalar bile ben gideceklerine inanmak suretiyle mümkünsüz ilişkileri zorlamanın ustası olmuştum. 
gitmeye niyeti olmayanı da kovalamanın yolları zekice bulunur. 
sonra peşlerinden koşardı tüm benliğim. 
babamı iyileştirmek ya da onun ardından gitmek tek tutkumdu. elbette farkında olmadan, bilinçsizce yapıyordum bunu. bilinçte bir boyutta sorumsuz babamla, erkeklere olan öfkemle boğuşuyordum. 
ruhum derinlerde babasına olan özlemi ve onu iyileştirme çabasıyla yanıp tutuşuyordu. 

içimdeki eril güce bakmaya başladığımda "aaaa, aynı bu geçen sefer giden adam yahu!" diye bir çığlık attım. kendi içimdeki erkeğe tıpatıp benzeyen adamları buluşum kendi içimdeki erkeğin babamı kopyalayışı, hayatımdaki adamların bana beni, eril yanımı aynalayışı.
ilk zaman kabul etmesi zor tabii. sorumsuz, güçsüz, dirayetsiz bu adamlar suçluydu hep, eksiklerdi, yanlışlardı.
şimdi eksik, yanlış, suçlu kalmadı birdenbire sert duvara çarpıp oturuverdim popomun üstüne.
bir hırsla yerimden fırlayıp yeniden suçlamak, saldırmak istedim, tam o anda zınk diye durdurdu birşey. karşımda sağlam durmayı başaramayan adam babamdı ama peki onu hoşgöremeyen, bağırıp çemkiren, itip çeken kimdi? bildiniz, annem. içimdeki dişi annemi kopyalıyordu.

annem de elbet bunları keyfinden yapmıyordu, o da bilinçsizce kendi anne-baba yaralarını taşıyor, onlar tarafından yönetiliyordu.

yaralı anne - baba figürlerimi anlamaya başladığımda, bir adamın hemşiresi olmamayı, onu kurtarmaya çalışmamayı, hırçın kısraklar gibi kaçmaya meyilli olmamayı ve kaçmaya yeminli deli adamların peşinde koşmamayı, bana ihtiyaçlarımı vermeye gönlü, gücü olmayan adamın yakasını paçasını çekiştirip durmamayı, kimsenin haddimi aşan ihtiyaçlarını karşılama, annelik etme çabalarına girmemeyi, kimseden annem-babam olmasını beklememeyi öğrendim. kıskançlıklarımın, öfkelerimin, her türlü acımın annem babamla ilişkimle ilgili olduğunu öğrendim. elbet hala az meyilli yanlarım var, ama farkındayım ve kendimi durdurabiliyorum :)

içimde babamı ve annemi nasıl kopyaladığımı anladıktan sonra sıra .ıç üstü oturtmaktan da beter eden daha da derindeki daha da acıtan asıl travmayı farketmeye gelmişti. "anne yarası."


anne yarası, erken dönem bağlanma ihtiyacımızla ilgili.
bir çoğumuzun artık çok iyi bildiği, insan bebeğinin prematüre doğumu nedeniyle özellikle hayatının ilk 2 yılında hayatta kalması için birilerine muhtaç oluşu ile ilgili. hayatın güvenilir, tadı çıkarılabilir, dost, sevgi dolu, sevinçle karşılayan, olduğum halimle kabul edip seven, öpen, koklayan, besleyen, beni başaçıkılması zor bir sorun gibi görmeyen bir yer olduğuna inanmam ve güvenmem için özellikle ilk iki yıl sıcacık, sevgiyle, neşeyle sarılıp sarmalanmış, yemek, korunmak, güvende ve sevilir hissetmek için her türlü ihtiyacım beni ağlatmadan, zorlamadan, yalnız bırakmadan, terketmeden karşılanmış olmasına ihtiyacım oluşu ile ilgili.

çocuklar anneleriyle rahimde başlayan birlik hallerinden güvenle ayrılmayı dünyaya geldikten epey bir zaman sonra yavaş yavaş başarabiliyorlar. bu sırada anne oradaysa, sağlam ve sağlıklıysa bu anne bağından ayrılma süreci mümkün olduğunca az travmayla, sevgiyle, şefkatle atlatılabiliyor.

inanıyoruz ki tüm anneler, babalar, bakım verenler ellerinden gelenin en iyisini yaptılar. yapmamış görünenler bile ellerinden gelenin en iyisini yaptılar. ve hepimiz sıradan insanların çocuklarıyız ve hayat türlü çeşit oyunla dolu ve bazı şeyler bazen anne-babasını erken kaybetmemiş olanlar için bile biraz ters gidebiliyor.
belki kendisi de yeterince tatmin hissedemeden büyümüş anne bedeni, titrek sinir sistemi nedeniyle çocuğu güvensiz hissettirmeye devam edebiliyor.
bazen anne-baba arasındaki güvensizlikler, gerginlikler, hayal kırıklıkları bebeğe yansıyor.
bazen her şey mükemmelken bile aile sisteminde görülmeden taşınan bazı yükler çocukları etkiliyor.

işte bunları öğrendikten sonra, artık kendimi ne zaman birinden sevgi ilgi beklerken, tatminsiz, eksik, hatalı, ihtiyaçlı (bunlardan herhangi biri ya da fazlası) hissetsem durup annemden yeterince aldığımı, alamadığım kısmını kendim dolduracağımı kendime hatırlatmam gerekiyor. elbette sevgili kucağı sıcacık ve dolduramaz boşluğunu ne ana ne kardaş ama işin temelinde biliyoruz ki ana gibi yar olmaz. ve biliyoruz ki her türlü ilişkide asıl ihtiyacımız, aradığımız annesinin sıcak memesini arayan o minik çocuğun tatmin olma isteği.

anlattıklarıma az çok aşina iseniz babanıza güçsüz, dirayetsiz, annenize çemkiren iten çeken, bakım verenlerinize yetersiz, hepinize tatminsiz demiş olmak istemem, yanlış anlamayınız, kişisel almayınız. sadece böyle hisseden bir parçanız var ise, bazen kendinizi bu hallerde bulmuş iseniz içimizdeki vahşilerden birinin aslında travmalı bir çocuk olduğunu farkedebilirsiniz.

yaşadığımız topraklarda, geçmişte çok insan törelerle, savaşlarla, zorlu yaşam koşullarıyla kurban olmuş, ölmüş, öldürmüş, yaralamış, yaralanmış, sürülmüş, göç etmiş, çocuklarını, ailelerini kaybetmiş, korkularla, çaresizliklerle donanmışlar ve insanlar yetersiz, beceriksiz, ya da tam tersi güçlü(?), her işi kendi yapan, ama ötekinden şikayet eden fedakarlar haline gelmiştir ve kollektif bilinçten hepimiz payımızı az çok almışızdır.

neyse, içimdeki vahşilerden biri sandığım, burada ikincisi diye anlatmaya başladığım, aslında travmalı küçük çocuğum büyük oranda iyileşti.
yetişkin tarafım onu sarıp sarmalamayı öğrendi.
kısaca özetlediğim kadar kolay değil tabii ki, konu sonsuz sınırsız. bu yazı sadece bir farkındalık yaratmak için yazıldı. aşağıda vereceğim linkte "anne yarası" anlatılmış, içimizdeki travmalı kız çocuğunu "vahşi kadın" zannetmeye devam etmemek için bu konuyla ilgilenmeyi yürekten tavsiye ediyorum. sağlıklı "vahşi kadın"ı keşfime dair de bir ara yazarım vakit bulunca, şimdilik huzur sizinle olsun :)


Alıntılar

* Nazım Hikmet Ran - Saman Sarısı

** Peg Streep - Mean Mothers
https://www.psychologytoday.com/blog/tech-support/201304/daughters-unloving-mothers-7-common-wounds

bu yazı, Ebrar Güldemler tarafından türkçeleştirilmiş ve linki burada
http://blogcuanne.com/2017/01/22/annelerinden-sevgi-gormeyen-kiz-cocuklarinin-yaralari/

*** Edip Cansever - Çoğullama














Hiç yorum yok:

Follow by Email